Sürekli İşe Limit Var Mı? Küresel ve Yerel Açısından Bir Bakış
Bursa’da sabah işe gitmek için erken kalktığımda, bir yandan kahvemi içerken, aklımda hep aynı soru dönüp duruyor: “Sürekli işe limit var mı?” Bunu bazen iş yerinde, bazen de sosyal medyada, arkadaşlarla sohbet ederken duyuyorum. Özellikle beyaz yaka çalışanı olarak, sürekli iş yüküyle başa çıkmaya çalışırken, bu soruyu daha çok sorgular hale geldim. Hem Türkiye’de hem de dünya genelinde, işin sınırlarının ne kadar belirlenebileceği konusunda çok farklı bakış açıları var.
Bir yandan, Avrupa’daki bazı ülkelerde iş saatleri çok daha belirginken, Türkiye’de çalışma kültürü bazen daha esnek olabiliyor. İşin içine globalleşen ekonomi ve teknoloji de girince, “Sürekli işe limit var mı?” sorusunun yanıtı gittikçe daha karmaşık hale geliyor. Gel, birlikte bu konuyu hem yerel hem de küresel açıdan ele alalım.
Türkiye’de Sürekli İse Limit Var Mı?
Türkiye’de sürekli işe limit konusuna, bir beyaz yaka çalışanı olarak çok aşina olduğumu söyleyebilirim. Özellikle büyük şehirlerde, sabahın erken saatlerinde ofise gitmek, akşam geç saatlere kadar çalışmak bir gelenek gibi olmuş durumda. Hatta bazı iş yerlerinde, “Ne kadar çok çalışırsan o kadar başarılısın” algısı, bazen sağlıksız bir rekabet ortamı yaratabiliyor. Bu, aynı zamanda işin sürekli uzaması ve kişisel hayatın geri plana atılması anlamına gelebiliyor.
Bir de ofis dışında “çalışma” kavramı var. Yani iş e-postaları, telefonlar, mesajlar… Şu an herkesin bir telefonu var ve işin doğası gereği, bazen işin saat 5’te bitmesi mümkün olmuyor. Hatta bazen ofise gitmeden evden çalışırken bile, işler yetişmediği zaman gece 11’de mail yanıtlamak zorunda kalabiliyoruz. Türkiye’de bu durum, özellikle son yıllarda sıkça karşılaşılan bir şey. Yani sürekli işe limit var mı, sorusuna yanıt verirken, işin kültürüne ve işyerinin politikasına bağlı olarak limitin net bir şekilde çizilemediğini söyleyebilirim.
Bursa gibi daha küçük şehirlerde ise durum biraz daha farklı olabiliyor. Burada insanlar işlerini daha erken bitirip aileleriyle vakit geçirmeye daha fazla odaklanabiliyorlar. Ama büyükşehirlerde, özellikle İstanbul gibi yerlerde, çalışma saatleri uzayabiliyor ve bu bazen çok yorucu bir hale gelebiliyor.
Küresel Açıdan Sürekli İse Limit: Farklı Kültürler, Farklı Yaklaşımlar
Şimdi, Türkiye’deki durumu biraz açtık ama dünya geneline bakınca, sürekli işe limit konusunun çok daha farklı bir boyutu olduğunu görebiliyoruz. Özellikle Avrupa’da iş-yaşam dengesi üzerine ciddi çalışmalar yapıldığını biliyoruz. Mesela, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerde, çalışma saatlerinin oldukça düzenli olduğunu ve fazla mesai kavramının minimumda tutulduğunu görebiliyoruz. Bu ülkelerde, iş saatleri genellikle haftada 35-40 saati geçmez ve iş dışında kişisel zaman oldukça kıymetlidir. Almanya’da, fazla mesaiye genellikle zorunlu değil, gönüllü olarak yapılır ve bununla ilgili yasal düzenlemeler de oldukça sıkıdır.
Bu, bana biraz hayal gibi geliyor, çünkü burada Türkiye’de, birinin fazla mesai yapmaması bazen “işine gereken özeni göstermiyor” gibi algılanabiliyor. İşin başka bir tarafı da, Avrupa’daki bazı ülkelerde “çalışma kültürü” işin verimliliği ile doğru orantılı bir şekilde daha dengeli bir şekilde organize edilirken, burada daha çok zaman odaklı bir yaklaşım hakim olabiliyor. Yani, çalıştığın saat sayısı ne kadar fazla olursa, daha çok takdir alıyorsun gibi bir algı yerleşmiş durumda.
Amerika’ya bakacak olursak, orada da sürekli iş kültürü biraz farklı. “Hustle culture” (Çaba kültürü) adı verilen bir kültür var ve bu kültür, kişilerin gece gündüz çalışarak başarıya ulaşmasını hedefliyor. Tabii ki bu yaklaşım, bazıları için motivasyon kaynağı olabilirken, sürekli stres ve tükenmişlik hissi yaratan bir kültür de oluşturabiliyor. Özellikle teknoloji sektöründe çalışanlar, gece geç saatlerde kod yazmaya devam edebiliyorlar ya da her zaman ulaşılabilir durumda olabiliyorlar. Ama bir yandan da, bu tarz bir kültürün getirisi olarak, başarıya ulaşanların sayısı da hayli fazla. Yani sürekli işe limit var mı, sorusunun yanıtı burada daha çok “başarıya giden yol ne kadar zor, o kadar değerli” şeklinde özetlenebilir.
Sürekli İse Limit Var Mı? Bireysel Perspektif
Beni düşündüren şey, aslında bu limitlerin ne kadar sağlıklı olduğu. Yani bir taraftan iş yerindeki başarılarımızı ön plana çıkarırken, diğer taraftan kişisel hayatımızın, ruh halimizin ne kadar etkilendiğini de göz önünde bulundurmalıyız. Özellikle genç nesil için bu konu giderek daha önemli hale geliyor. İşin sınırlarını belirlemek, aslında kişinin kendisine verdiği değeri de gösteriyor. Çünkü ne kadar çok çalışırsak, bir o kadar tükenmişlik hissi de yaşayabiliriz.
Benim kendi deneyimime gelecek olursak, yoğun bir iş temposunun ortasında bir süre sonra “Yeter” dediğim anlar oldu. İşe sürekli limit koymak, aslında daha verimli olabilmek için gerekli. Özellikle haftalık hedefler belirlemek, fazla mesai yapmamayı tercih etmek ve gerçekten tatil yapmak, bana kişisel olarak büyük fayda sağladı.
Bir de işin içinde dünya genelinde artan iş gücü verimliliği ve esnek çalışma saatleri gibi gelişmeler de var. Teknolojik gelişmelerle birlikte, iş yerlerinin verimli ve etkili çalışabilmesi için daha az süreyle yapılması gereken işler belirlenebiliyor. Yani, sürekli işe limit var mı, sorusu aslında çok daha derin bir soruya dönüşüyor: Bu işin gerçekten bize ve insanlığa faydası nedir?
Sonuç: Sürekli İse Limit Var Mı?
Sonuç olarak, sürekli işe limit koyma meselesi, hem küresel hem de yerel düzeyde kültüre, iş ortamına ve kişisel tercihlere göre farklılık gösteriyor. Türkiye’de, büyük şehirlerde çalışma kültürü biraz daha yoğunken, Avrupa ve bazı gelişmiş ülkelerde iş-yaşam dengesi daha iyi korunuyor. Her iki durumda da, sürekli işe limit koymanın önemini fark etmek, ruhsal ve fiziksel sağlık için büyük bir adım olabilir.
Kişisel olarak, sürekli işe limit koyma meselesiyle ilgili daha dengeli bir yaklaşım bulmaya çalışıyorum. Hem verimli hem de sağlıklı bir şekilde çalışabilmek için, işin sınırlarını belirlemek, sadece kariyer değil, yaşam kalitemiz için de önemli bir adım.